New York Uluslararası Finans Merkezi

New York Uluslararası Finans Merkezi

Philadelphia Amerika’nın ilk ana finans merkeziydi fakat 1840’larda bu New York’a geçti. Bunun nedeni, New York’un ülkenin önde gelen liman kenti olarak ortaya çıkmasıdır. 1817’de New York Stock Exchange’nin kurulması önemli bir kilometre taşıydı. Daha sonra New York yeni kıymetli evrakların listelendiği ve ikinci el kâğıtların ticaretinin yapıldığı önemli bir merkez haline geldi. 1950’lerde ülkenin menkul kıymet işlemlerinin %90’ı burada yapılmaktaydı. 19. yüzyılın ortalarında New York’ta menkul kıymetler piyasası oluşturuldu.

Bu parçalanmış ticari banka sistemi tarafından her zaman iyi hizmet verilmeyen Amerikan işletmeleri için önemli bir kredi kaynağı oldu. Sonraki gelişmeler, vadesiz borç piyasaları, banka kabul piyasaları, federal fonlar piyasası ve devlet menkul kıymetler piyasası, dışsal ekonomileri piyasaya bir bütün olarak getiren ve New York’un derinliğini ve genişliğini büyüten para piyasalarıdır. 19. yüzyılın sonlarından önce Amerika’nın uluslararası ticaretinin çoğu Londra’da sterlinle finanse ediliyordu ve New York’un önemli bir uluslararası finans merkezi olarak ortaya çıkışı, ulusun önde gelen yurtiçi finans merkezi olarak onun rolüne sonradan geç bir ekleme olarak geldi.

Savaştan önce uluslararası finansta New York’un ana fonksiyonu, Amerika tren yollarındaki, endüstriyel girişimlerdeki ve Federal Reserve sistemindeki yatırımlar için yabancı sermayenin akışını kolaylaştırmaktı. Tesadüfen savaşların başlatılmasından önce, uluslararası ticarettin finansmanı rolünü üstlenmek amacıyla New York için yol hazırlandı, özellikle Amerika’dan Avrupa’ya ihracat için 1920’de birçok Amerikan Bankası bu işte aktifti. Savaş yıllarında dışarıya büyük miktarda Amerikan sermayesi çıkışı oldu. Böylece savaş döneminin sıra dışı koşulları bir uluslararası finans merkezi olarak New York’un gelişimine çok büyük katkı sağladı. Dahası, 1919–1925 dönemlerinin değişken koşulları, Amerikan dolarının Dünya’nın en sağlam ve altına çevrilebilen tek ana kuru olduğu yıllarda diğer merkezler üzerindeki üstünlüğü sürdürdü.

1925 yılının sonunda ulusların çoğu altın standardına döndü ve Avrupa finans merkezleri özellikle Londra, savaş öncesi rollerini devam ettirdiler. Gerçekten, 1920’lerin ikinci yarısında İngiliz ve Amerikan bankaları ve diğer finans aracıları arasında uluslararası işler için büyük rekabet görüldü. Deniz aşırı yatırımlar için Amerikan doları fonlarının bolluğu ve ucuzluğu, Londra ticaretinin finansında, banka hizmetlerinde, sigortada önemli bir rolü ele geçirebilecek durumda olmasına rağmen New York uluslararası sermaye piyasasına egemen olmaya devam etti. Serbest işleyen uluslararası finans sistemine dönüş kısa ömürlü oldu. 1931 yazında ortaya çıkan Alman ve İngiliz finansal krizinden ve Amerika’nın 1933’de altın standardından çekilmesinden sonra ciddi yara aldı.

  1. Dünya Savaşı boyunca uluslararası finans ile ilgili sorunlar devletlerarası işlemler tarafından yönlendirildi. Bu, New York’un kurum, kuruluş ve finansal piyasalarını devre dışı bıraktı. Fakat özel sermaye akışının hızlanması ve ABD dolarının dünyanın lider kuru olarak değişmeyen pozisyonu bir uluslararası finans merkezi olarak savaş sonrası dönemde New York’un rolünü büyük derecede arttırdı. Gerçektende, 1940’lardan 1960’lara kadar New York tartışmasız dünyanın en önemli uluslararası finans merkeziydi.

New York’un önemli pozisyonu, öncü yabancı bankaları buraya ofisler, şubeler ve bazen de tam yetkili şubeler kurmaya yöneltti. 1954’te 21 tane yabancı banka ofisi vardı, 1973’te 80, 1976’da 139 ve 1979’da 234 tane olmuştu. Hem Amerikan hem de yabancı şirketlere finans hizmetleri sağlamanın fırsatları, uluslararası işlemleri kolaylaştırdı; dolarla yatırım için büyük alan sunan büyük ve çeşitli para piyasaları; dünyanın rezervi, yatırımı, müdahale aracı ve sözleşme kuru olarak doların baskın rolü; ABD menkul kıymetlerinde yatırım yapılabilir fonların yer almasını sağladı.

Çok uluslu firmalarına ve dış ticaret birliğine sunulan uluslararası finans hizmetlerine ve para piyasasının, özellikle döviz piyasasının büyüyen genişliği ve derinliğine ek olarak New York’un uluslararası finans merkezi rolündeki ölçülemez artışı gerçekleşti.

1977–1980 arasında döviz ticareti 5 miyar dolardan 23 milyar dolara çıktı. 1980’lerde Japon menkul kıymet binalarının, İngiliz ticaret bankalarının ve diğer yabancı kuruluşların kurulmasıyla ve diğer ABD finans merkezilerinde banka işlerinin artan pazar payı sonucunda New York’taki yabancı bankaların sayısı daha da arttı.

1980’lerde New York ekonomisinde en çok büyüyen sektör finans ve iş hizmetleri sektörüydü. 1980’lerin sonunda bir sektörde 1 milyon kişi istihdam edildi, neredeyse şehrin iş gücünün üçte birine denk gelmekteydi.

New York’un Finans Merkezi Olarak Tarihsel Gelişimi

New York 17.yüzyılın başlarında Hollandalı balıkçılar ve kürk tüccarları tarafından bulundu. İlk olarak Henry Hudson tarafından haritalanan alan New Netherlands olarak adlandırıldı. Birçok yeni dünya kolonilerinden faklı olarak, aksine New Netherlands’ın bulunuşu dünyadaki Fransız kürk ticaretini kesmek isteyen özel tüccarlar tarafından desteklenen tamamen ticari bir girişimdi. Kısa süre sonra New Netherlands Company, Hudson Nehri’nin girişine seyahat yapabilmek için özel haklar elde etti.

Bu hak; New Netherlands’ın ticari kökenleri’nde bu patent açısından, bütün rakipleri saf dışı bırakmak için New Netherlands’a 1 Ocak 1615’ten başlayarak 3 yıl boyunca 4 seyahat yapma hakkıydı.

Bununla birlikte sonuç olarak ticaretin karlılığı rakiplerinde dikkatini çekti. 1664’te, kuzeyde New England ve Güneyde Virginia’yı kontrol eden İngilizler New Armsterdam alanı üzerindeki kontrollerini ileri sürdüler, Hollanda liderini teslim almaya zorladılar ve şehri New York olarak adlandırdılar. Kâr üzerine kurulan şehir, Amerikan kolonilerinin en önemli ticari merkezlerinden biri olmuştu. 17. yüzyılın sonlarında bir ticaret şehri olarak New York’un pozisyonu, Hudson Vadisi buğdayının Avrupa piyasasına gidiş yolu bulmasıyla inanılmaz derecede arttı.

New York’un bir ticaret merkezi olarak pozisyonundan kaynaklanan bolluğa finansal aktiviteyle eşlik edilmedi. Finansal ürünler olarak sunulan kiralama sistemleri ve çeşitli sigortalama biçimleri vardı, fakat hiçbir şey merkezi bankacılık sistemiyle karşılaştırılamazdı. Bu zirai girişimciliğin, ürün imal etmenin ve Avrupa ile ticaretin bolluğuydu.

İhtilal savaşına kadar olan dönemde, finansal araçlar Amerika’da neredeyse yoktu. Protestan etiği henüz yok olmamıştı ve eğilim henüz tam kabul edilmemişti. İşte başarılı olmak için borç para almak popüler oluyordu. Çünkü bu bazı durumlarda kapitalizmin uygulanabileceği tek yol olarak kabul edilmişti. Fakat uygulama sosyal olarak hâlâ kabul edilebilir değildi ve ayrıca zayıf bir kurumsal desteğe sahipti.

Resmi bir borsası olan Philedelphia tahvillerinden farklı olarak New York piyasalarındaki tahviller sokaklarda birbirleriyle pazarlık yapmak için toplanan tüccarlar tarafından alınıp satılıyordu.

1784’te, Alexhander Hamilton hazine sekreteri olarak görevi bitmeden önce, şuan ülkedeki işleyen en eski finans kuruluşu olan Bank of New York’u kurdu. Bununla birlikte, daha büyük bir finans kuruluşu olan ve federal olarak kiralanan Bank of United State açıldı ve ana merkezi Philedelpia’ya kuruldu. Bank of England’dan modellenen Bank of United States (1791–1811) ve onun devamı olan Second Bank of the United States (1816–1836) Birleşik Devletler tarihinin en önemli finans kuruluşlarıydı. Birincil Bank of United States, Boston ve New York’ta dâhil olmak üzere bütün büyük Amerikan şehirlerinde şubelere sahipti ve eyaletler tarafından kiralanan bankalar üzerinde bir seviyeye kadar kontrol uygulayabilirdi.

Merkez Bankası olarak sahip olduğu güçle, eyaletlerin kiraladığı bankaların borçlarını sınırlandırabilme ve ülkedeki lider ticari banka olma yeteneğine sahipti. 1810’da New York, Philadelphia’ya geçerek nüfus bakımından ülkenin en büyük şehri oldu. Ayrıca New York eyaleti iş sermayesinde hızlıca Pennsylvania’yı geçti.

Bunlar New York’ta ticari finansın gelişimine yardım eden iş kredileri için büyük bir piyasa sağlıyordu. ABD’nin ithalat/ihracat merkezi olarak Philadelphia’nın New York’la yer değiştirmesine rağmen, Philadelphia hâlâ Second Bank of the United States aracığı ile merkezi bankacılığa hâkimdi ve ülkenin ilk tüccar bankacılarının merkeziydi. Second Bank of the United States, Birleşik Devletlerin hem devlete hem de vatandaşlara olan para arzı ve kredi fonlarını dengede tutabilmek çifte sorumluğuyla hâlâ ticari ve merkez bankasının bir karışımı olarak hareket ediyordu.

Şunu hatırlamak önemlidir ki zamanında Philadelphia birçok Avrupalı yatırımcının Amerikan işlerine girmesi için ana giriş noktasıydı. Philadelphia’nın göreli olarak gelişmiş borsası ve daha eski bankaları, Avrupalı yatırımcılara New York’ta neredeyse bütün ticaret daha az gözetimle veya daha az kıymetli evrak düzenlemesiyle tezgâh üstü olarak yapılıyordu. Bu ünü yok etmek için 1817’de New York tüccarları, Philadelphia modelinden esinlenen ve New York Stock and Exchange Board olarak bilinen resmi bir piyasa ortaya çıkardılar.

The Second Bank of the United States 1836’da özelleştirildi. New York City’deki bankaların sayısında ve ticaretteki artışa rağmen, Amerikan piyasaları riskli görüldü. New York ulusal finans sorunlarını tartışmasız yönetti. Merkezi bankacılıktaki hata (Second Bank of the United States sözleşmesinin yenilenememesinden kaynaklı) büyük paniklere ve depresyonlara duyarlı, daha dayanıksız bir ekonomik ve finansal sistem oluşturdu. Kamu arazisi (kanallar ve demiryolları gibi taşıma projeleri için) satın almak için nakit ödeme yapmaktansa eyalet bankası senetlerinin çıkarılması, başkan Andrew Jackson’ın satışlar için ödeme olarak senetlerin kabulünü askıya almasına sebep oldu.

Banknotlardaki bu güvensizlik oyu bankalar üzerinde bir nakit kaçışına neden oldu. 1837’de en ağır kredi yapısı sendelemeye başladığında, ilk zorluklar kıymetli evrak piyasasında ortaya çıktı; aşırı miktarda kredi kullanılan New Orleans’taki ve New York’taki pamuk ambarları başarısız olmaya başladı; İngiltere’ye korkutucu miktarda nakit akışı başladı. Amerikan eyaletleri ilk olarak bono satışını kesip daha sonra borçlarını ödemeyince, bu kredi krizi kıymetli evraklar piyasasını etkiledi.

New York bankaları bu temerrütlerden çok etkilendi, çünkü Avrupalı sermaye kaynakları tamamen tükendi. Para için güvenli bir liman olarak Birleşik Devletler’in popülaritesi önemli derecede değer kaybetti. Bazı özel pazarlamacıları, yabancı yatırımcıları geçmişte olduğu gibi yatırım yapmaya ikna etmek için çalışmalar yaptılar. Piyasanın çekiciliği devam etmeseydi ve Amerikan sistemindeki fonlama da açık bir değişim olmasaydı, bu ödenmeyen borçlar Amerikan finans sisteminin sonu olarak gösterilecekti.

New York tarihinin 1850’lerden sonrası çok ilginç olmasına rağmen, finans merkezinin biçimlenmesinin çekirdek dönemi bu zamanlarda gerçekleşmişti. Rakip şehir Philadelphia, ana finans merkezi olarak büyük ölçüde zamanla yok oldu ve New York firmaları ülkenin yatırım ölçülerini finanse etme görevini almaya başladı. 1850’lerden sonra daha büyük yenilikler ve finansal değişiklikler olmaya devam etti, fakat finans merkezi biçimlenmesi açısından temel çoktan oluşmuştu.

Savaştan önce New York’un uluslararası finansta nispeten daha küçük bir rolü vardı. New York’un uluslararası para piyasası olarak yüksek derecede önemli bir konuma yükselişi çok hızlı oldu ve egemenlik dönemi çok kısa sürdü. Çok fazla ekonomik ve politik sarsıntılar yaşandı.

New York’ta bulunan büyük yatırım firmalarının çoğu Avrupa ile çok güçlü bağlantıları olmasına rağmen, onların işi ülkede piyasaya yabancı menkul kıymet çıkarmaktan çok Amerikan menkul kıymetlerini yurtdışına dağıtmaktan oluşuyordu. Savaştan önce uluslararası banka işinin en önemli aşamalarından biri, Avrupalı göçmenlerin bu ülkeye gelişinin bir sonucu olarak bireylerin ihtiyaçları için, yurtdışı fon transferiydi.

Uluslararası finansta New York‘un ana fonksiyonu, demir yolları ve endüstriyel kurumlarda yatırım için sermaye akışını kolaylaştırmak ve yabancıların para transferini sağlamaktı. Uzun vadeli sermaye borçlandırıcısı olarak Amerika, Batı Avrupa ülkelerinin gölgesinde kalıyordu. Birleşik Devletler borçlu bir ülkeydi ve Amerikan sermayesi yurtdışına akmaya başlamasına rağmen, bu sermaye komşu ülkelere direk yatırım şeklindeydi. New York para piyasası genellikle yurtiçi işlerin finansmanı ve kısmen de uluslararası ticaretin finansmanı için oluşturuldu.

1919–1925 savaş sonrası döneminde savaş bittikten sonra, uluslararası para piyasalarındaki koşullar 1914’ten önceki hâkim duruma dönmekte başarısız oldu. Tersine devletler tarafından yapılan dövizlerin fiyatlarının belirlenmesi işlemlerinin duraksamasıyla, savaşa katılan ülkelerin paralarının değer kaybetmesi sonucu iyice düzensizleşti. Tarafsız ülkelerde moral bozukluğu çok büyük olmamasına rağmen bir değer kaybı, onların dövizlerini de etkiledi. Şu açıktır ki bu koşullar altında ve Londra, Paris veya Berlin uluslararası finans merkezi fonksiyonlarını memnun edici bir şekilde sürdüremezdi ve bu dönem boyunca New York’un üstünlüğü sorgulanmadı.

Savaşı takip eden yıllarda sadece dolar dünyanın en sağlam parası değildi, fakat Birleşik Devletler paranın altına çevrilebildiği ve altın ihracatı üzerinde hiçbir kısıtlamanın olmadığı tek büyük ülkeydi. Ek olarak Birleşik Devletler çok geniş ölçekte sermaye ihracatı yapabilecek pozisyona ve savaştan sonra genel sermaye borcu verecek pozisyona sahip görülen dünyadaki tek ülkeydi.

Bunun yanı sıra, uluslararası finansta New York’un egemenliği, öncelikle Avrupa’daki kendi alanında uzman olan finansal merkezlerin bozulmasının bir sonucuydu ve geçici bir durumdu. Avrupa’nın savaşın tahribatını yavaş yavaş onarmasıyla ve önemli paraların sağlamlaştırılmasıyla Londra ve kontinental para piyasalarının bazıları prestijlerini ve önlemlerini arttırdılar.

Amerika’da döviz kısıtlaması yoktur. Dolara olan sabit talebe ve Amerika’nın altın rezervlerinin büyüklüğüne bakıldığında, herhangi bir döviz kısıtlaması tehlikesi görünmemektedir.

Birleşik Devletlerin uluslararası ticaret politikasının, buradaki ve yurtdışındaki ekonomik koşulların ve Birleşik Devletlerin görünmeyen ithalatının ne olacağına bağlıdır. Birçok ülkenin endüstriyel üretkenliğindeki kademeli artışla, rekabetçi ticaret pozisyonları gelişti, özellikle diğer endüstriyel uluslarla karşılaştırıldığında Birleşik Devletler‘de ücretlerin yüksek olmasından dolayı aynı zamanda gelişen Amerikan ekonomisi artan miktarda hammadde ve gıda maddesi ithalatı yapacaktır.

Bu görünmeyen ithalatları yüksek seviyelerde kalacak gibi görünüyor. Bu kategoride dikkat edilmesi gereken Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin yurtdışı masraflarıdır. Bu ödemeler dengesi kalemi II. Dünya Savaşı’ndan önce doların bu kaynağının önemi, turist harcamaları ve özel para transferleri gibi artan talepleri bile gölgeliyor.

Böylece şu belirtiler ortaya çıkıyor; dolar boşluğu daha fazla azaltılacak ve Amerikan dış ticareti, yavaş yavaş kredi veren ülkelere uygun karakter sergileyerek, böyle bir gelişmede özellikle dolar kullanan alanlardan ithal edilen mallar üzerinde muhtemelen döviz kısıtlamalarının kademeli olarak kaldırılmasını sağlayacaktır. Bu koşullar altında New York para piyasasının önemi daha fazla arttırmalıdır.

New York’un rolünü arttırma eğilimi olan diğer bir sektör, savaş öncesi dönemden beri kısmen Avrupa’ya satılan, Batı Hemisphere’de ki ekonomik öneme sahip malzeme artışıdır. Batı Hemisphere’nin uluslararası finansal işlemlerinin çoğu, özellikle Merkez ve Güney Amerika ülkelerinde olanlar tarafından yapılıp, geçmişte New York aracılığıyla yürütüldü ve bu trend gelecekte üzerinde durulacak bir husus gibi görünmektedir.

Diğer Amerikan finans merkezileri, özellikle Batı eyaletlerindekilerde son yıllarda çok hızlı büyüdü. Bu gelişme New York’un önemini azaltmadı. Diğer şehirlerdeki bankaların artan kaynakları, içteki ve batı sahillerindeki büyük kuruluşların onlara katılacağı bilgisi altında, New York bankalarıyla daha büyük işlemler yapmayı mümkün kılmıştır.