Londra Uluslararası Finans Merkezi

Londra Uluslararası Finans Merkezi

Uluslararası finans merkezinin tarifi iki önemli unsuru içermektedir. Finans merkezinde gerçekleştirilen işlemler içinde sınır ötesi işlemlerin daha yüksek pay alması, sınır ötesi sunulan finansal hizmetlerin global finans sistemi içinde her tür pazara, müşteriye ve yatırımcıya ulaşıyor olmasıdır. Bu tarif itibariyle Londra global finans piyasalarının merkezi konumundadır ve dünyadaki diğer bölgesel ve ulusal finans merkezleri ile fon akışı ve temini ile finansal hizmetlerin sunumu konusunda iletişim içindedir.

1960’lı yıllardan itibaren Londra’nın finansal piyasalarındaki gelişimi yerel pazarların veya bölgesel pazarların ihtiyaçlarının karşılanmasından çok uluslararası pazarların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde olmuştur. 1960’lı yıllardan itibaren uluslararası finans merkezi haline gelen Londra, dönemin uluslararası para sistemi ve kambiyo düzenlemeleri çerçevesinde, mali kurumların yabancı paralı işlemler yapması, yabancı ülkelerin menkul kıymet ihraçlarını gerçekleştirmesi, sınır ötesi ticari banka kredilerine olanak vermek, yabancı mali kurumların yerel piyasalarda çalışabilmesi, sermaye hareketlerinde serbesti, mali işlemlerde teşvik edici vergi düzenlemeleri ve kolaylıkları gibi ilkleri gerçekleştirmiştir.

1980’li yıllardan itibaren yaşanan uluslararasılaşma ile finansal piyasalarda serbestleşme ve deregülasyon sürecine Londra diğer finans merkezlerine göre çok önde katılmış, son yirmi yıl içinde kendi içinde yaptığı iyileştirmeler ile uluslararası finans merkezi olma özelliğini geliştirirken, diğer finans merkezleri karşısında önemli rekabet avantajları elde etmiştir. New York ve Tokyo yerel piyasaların da ihtiyaçlarını karşılayan yapıda gelişmektedir. New York uluslararası fon talebinde bulunanlar için önemli bir merkez iken, Tokyo yurtiçi fon fazlasını uluslararası piyasalara aktaran bir yapıda gelişmiştir. Londra ise global finans sistemi içinde finansal fon ve hizmet talebinde bulunanlar ile bunları sunan kurumları bir araya getiren bir yapıdadır. Londra, Avrupa başta olmak üzere, dünyanın tüm önemli ekonomik ve ticari bölgeleri için toptancı bir finansal hizmet ve fon merkezidir. Diğer tüm ulusal, bölgesel, ihtisaslaşmış ve Off-Shore finans merkezleri fon temini veya kullanımı konusunda Londra ile ilişkide olup, Londra diğer tüm finans merkezleri için de bir merkezdir.

Diğer tüm finans merkezlerine karşın Londra’nın en önemli rekabet avantajı, banka, aracı kurumlar, sigorta şirketleri, diğer mali kurumlar ile destek kurumları içinde uluslararası önemli tüm kurumların Londra’da faaliyet göstermesidir. Bu kurumlar uluslararası işlemleri ile ilgili olarak Londra’yı merkezleri olarak kabul etmektedir. Londra’daki yabancı mali kurumların sayısı ve piyasalarda gerçekleştirdikleri işlem hacimleri yerel mali kurumların çok üzerindedir. Her türlü finansal hizmeti sunan yabancı mali kurumların varlığı, global mali sistemdeki tüm müşterileri Londra’ya çekmektedir. Londra diğer tüm finans merkezleri ile karşılaştırıldığında en geniş finansal ürün ve hizmet ağına sahip merkezdir. Londra finans merkezi olarak, global piyasalara yönelik geliştirdiği piyasaları, kurumları ve finansal ürünleri ile döviz ticareti, sınır ötesi banka kredileri, deniz ve hava taşımacılığı sigortaları, uluslararası tahvil ihracı ve ikincil piyasa işlemleri, sınır ötesi fon yönetimi, metal piyasaları vadeli işlemlerinde dünyanın en büyük finans merkezi olma özelliğini korumaktadır.

Londra’nın uluslararası finans merkezi olarak gelişimini destekleyen bazı diğer unsurlar bulunmaktadır. Politik istikrar bu unsurların başında gelmektedir. Londra zaman aralığı olarak çok etkin bir coğrafi konuma sahiptir. Asya-Pasifik piyasaları, Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Amerika piyasaları ile aynı gün içinde çalışabilecek zaman aralığı içinde yer almaktadır. Bu özelliği ile finans merkezinde yer alan kurumlar 24 saat global piyasalarda çalışabilmektedir. Finansal piyasalar ile ilgili düzenlemeler esnek, basit, yaratıcılık ve yenilikçiliğe olanak veren niteliktedir. Yabancı kurumlar ile yerel kurumlar arasında rekabet avantajı yaratacak ayrıcalıklar yoktur. Londra’nın iletişim, haberleşme, ulaşım altyapısı çok etkindir. Hem finans merkezi içinde hem de dünyanın diğer tüm bölgeleri ile etkin bir ağ bulunmaktadır. Her türlü finans hizmeti yanı sıra tüm profesyonel destek hizmetlerinin varlığı, kurumlar ve müşteriler için avantaj oluşturmaktadır.

2007 yılından itibaren finans merkezlerinin içlerinde barındırmış oldukları koşullar, özellikler bazı kıstaslar ile derecelendirilmeye tabi tutulmaktadır. Sıralama yapabilmek amacıyla endeks çalışması London of the City tarafından yapılmıştır. Bu endeks yılda iki kez yayınlanmakta ve finans merkezlerinin durumları için finans sektörüne genel bir bakış açısı getirmektedir.

Londra’nın Finans Merkezi Olarak Tarihsel Gelişimi

 

Uluslararası finans merkezi olarak Londra‘nın rolünün başlangıcı 16. yüzyılın ortalarına dayanır. Bu tarihlerde ticarette önemli bir artış oldu ve Royal Exchange Borsası kuruldu. 17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın aktivite alanlarında genişleme görüldü. Brown Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Profesör David Meyer uluslararası ticaret ve finansın kontrolü için izlenebilecek üç strateji tanımlamıştır. Bunlar;

 

  • İşlem maliyetlerinin azaltılması
  • Örgütsel yapıların farklılaştırılması veya aynılaşması
  • Gücün kullanımı,

 

Londra‘nın rekabetçi pozisyonu üç stratejinin de uygulanmasından yararlandı. İşlem maliyetleri azaltıldı, uluslararası tüccarlar kümelendiler, vergilerde askeri ölçülerde ödeme aracılığı ile İngiliz devleti tarafından teşvik edilen gelişim ile başarıldı. 17. ve 18. yüzyılda Londra‘nın temeli günün en dinamik ekonomik bölgesi olan İngiliz Adalarını, Kuzey Amerika kolonilerini ve Batı Hindistan kolonilerini içeren İngiliz Transatlantik pazarına ulaşım sağladı. Ticaret ve imalat alışkanlıklarındaki değişiklikler, finansal aracı olarak Londra‘nın rolünü güçlendiren finansal fonksiyonlarda bazı tüccarların özelleşmesinde artışa neden oldu. Askeri güç, vatandaşların ticarete olan ilgilerini arttırmak için İngiliz Hükümeti tarafından başarılı bir şekilde kullanıldı.

Daha barışçıl 19. yüzyılda kamu kuruluşları özellikle serbest ticaret devletin ödeyebilme yeteneği ve firma garantileri tarafından desteklenen sağlam bir kur alanında finans merkezi olarak Londra’nın operasyonlarına daha elverişli politikalar izleyerek devam etmişlerdir.

Dünya bankacılığının bugünkü anlamda gelişmesi ancak 1870’lerden sonra gerçekleşmiştir. İngiltere ve İsveç’te XVII. yüzyılın sonlarında kurulmuş merkez bankaları dışında hiçbir ülke XIX. yüzyılın başına dek böyle bir deneye girişmemiştir. 1890’ları izleyen dönemde, İngiltere’nin kozmopolit bir para ve finansman merkezi olarak gelişmesinde özel sektörün rolü büyük olmuştur. Nitekim ticari ilişkiler ve yatırım finansmanı piyasasının yürütülüşünde kamu sektörünün rolü yok denecek kadar azdı. Buna rağmen, yabancı ülkelerde yatırıma girişen yâda onlara borç veren özel şahıs ve kuruluşlar, genellikle yabancı devletin garantisini taşıyan kuruluşlar yâda kamu kuruluşlarıyla iş görmeyi yeğlemişlerdir. Böylelikle İngiltere, 1876–1914 seneleri arasında, toplam yabancı yatırımın üçte ikisini devlet tahvili ve demiryolları senedi alımına, gerisini ise benzeri kamu girişimlerine tahsis etmiştir. Yine bu dönem süresince, İngiltere’de tasarruf edilen tutarın % 40’ı dış ülkelerde yatırılmış, savaş öncesi senelerde ise İngiltere’nin milli gelirinin %10 ’unu, dış yatırımlardan sağlanan gelirler oluşturmuştur.

Sterlin’in uluslararası ödemelerde kullanılan dövizler arasında birinci yeri alışını, İngiltere’nin dünya piyasasının ihtiyaç duyduğu kısa ve uzun vadeli sermayeyi sağlamış olması ve dünya ticaretinin başını çekmesiyle açıklamak mümkündür. İngiliz para piyasasında, İngiliz para kuruluşlarının garantisini almış senetlerin yüksek faiz haddi ödemeden kırılabilmesi, bu piyasanın 1850’lerden beri sağlam işleyen ve güvenilir bir piyasa olarak tanınmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca, İngiltere’nin altın standardı sistemine 1821’den beri bağlı kalışı, serbest ticaret anlayışına uyması, sanayi devrimini başarıyla yürütebilmiş olması ve dünyanın başlıca ithalatçı ve ihracatçılarından biri olması, dünya piyasasında ticari ve mali liderliğe sahip olmasına olanak vermiştir. Neticede, İngiliz para birimi Sterlin, konvertibilitesi en sağlam, güvenilirliği en yüksek bir döviz olarak kabul edilmiş ve altınla eşdeğer tutulmuştur.

İngiliz Merkez Bankası, Sterlin’in genel kabul görmesine dayanarak, toplam para arzına oranı bir hayli düşük olan altın rezervleriyle iş görmüştür. Altın paradan ziyade çeklerin, konvertibilitesi olan ve olmayan kâğıt para ve benzerinin kullanışı, rezervlerin altının ihraç amacıyla talebini karşılamak üzere tutulmasına yol açmıştır. Ne var ki, altına hücuma yol açabilecek iktisadi yâda siyasi krizlerin baş gösterebilmesi, İngiliz Merkez Bankasının kredi kontrol mekanizmalarına önemle eğilmesini gerektirmiştir. İngiliz altın standardına duyulan bu güvene rağmen, sistem bu devre zarfında birkaç kriz geçirmiştir. Altına olan talep Fransız Merkez Bankası’nın yardımıyla karşılanmış ve bazen bu krizler diğer Londra ticari bankalarının yardımlarıyla önlenebilmiştir.

İngiliz Merkez Bankası reeskont politikası ile üç amacı öngörmüştür. Bunlar kaydi para miktarını denetlemek, ülkenin altın rezervlerini koruyabilmek üzere dış borç haddini ayarlayabilmek ve yatırım seviyesini, tasarruf seviyesini esas olarak düzenleyebilmektir. Londra’nın egemen piyasa rolünde oluşu nedeniyle, reeskont haddindeki oynamalardan beklenen sonuçlar kolaylıkla elde edilmiştir. Londra, altın rezervlerini koruyabilmek için, gerektiğinde dünya ticaretini finanse eden senetleri kırmak ve uzun vadeli senet piyasasını finanse etmekle borç verme işlemlerini gerçekleştirebildiği gibi, gerektiğinde bankalardaki yabancı hesapları ve kısa vadeli senet piyasasını kullanarak borç almayı da hızlandırabilmekteydi. Böylelikle, İngiliz Merkez Bankası, reeskont haddini yükselterek ülke içi kredi alımlarını sınırlandırdığında, yükselmiş faiz haddinin çekiciliğine kapılarak ülkeye yeni sermaye girmekteydi. Ayrıca, yabancı ülkelerin vadesi dolmuş olan borçlarını sürekli olarak geri ödemesi de para piyasasının daralmasını önlemekteydi. Londra’da faiz hadlerinin yükselmesi, dış ülkelerden büyük ölçüde yabancı sermaye çektiğinden, kredi piyasasının daralması kısmen önlenebilmekte, deflasyonist etkiler ise İngiltere’den ziyade sermayenin kaçtığı ülkelerde görülmekteydi.

Diğer taraftan, bu ülkelerin dış ticaretinin büyük bir kısmının Londra kanalıyla finanse edilmesi ve Londra piyasasındaki yabancı senetlerin önemi nedeniyle, İngiltere’nin yürüteceği ekspansyonist yâda deflasyonist politikalar, hammadde ihracatçısı ülkelerin iç fiyat seviyesini dolaylı olarak etkileyebileceğinden, İngiltere’nin bu ülkelerden ithal ettiği hammadde ve gıda maddelerinin fiyatlarının yeniden ayarlanmasını gerektiriyordu. Bir uluslararası finansman merkezi olan Londra’da kredi musluklarının kısılması, Londra üzerinden parasal işlemlerini yürüten hammadde ve gıda maddeleri ihracatçıları ve bu kredi ihtiyacını kendi ülkesinde de, sermayenin Londra’nın cazip faiz haddine kapılarak kaçması nedeniyle, karşılayamayan ihracatçılar mallarını düşük bir fiyattan satmak zorunda kalıyorlardı. Ülke içi likidite sıkıntıları ise karşılaşılan bu sorunların boyutlarını büyütmekteydi. Bu ülkelerin merkez bankalarına sahip olmayışı, sahip olsalar da uluslararası rezervlerinin en büyük kısmını oluşturan Sterlin, Frank gibi egemen ülke paralarını Londra gibi uluslararası merkezlerde tutmaları, dengesizliğin kendilerine aktarılmasını da kolaylaştırmıştır.

Tanınmış bir finansman merkezine sahip oluşu, İngiltere’ye dış ödemelerindeki herhangi bir dengesizliği, kendi ekonomisinin gelir ve fiyat seviyelerini büyük ölçüde sarsmadan ve ticarette bulunduğu ülkelere yansıtarak giderme olanağını veriyordu. İkinci derecede önemli ülkeler, altın standardında kaldıkları sürece, egemen ekonominin yürüttüğü siyasanın yaratacağı olumsuz etkilerden kendilerini koruyamamışlardır.

1694’te kurulmuş İngiltere Merkez Bankası her zaman için devletin bankası olarak iş görmüşse de, idaresi 1945’e kadar banka hisse senedi sahiplerine ait olmuştur. Devletin mali sıkıntıya düştüğü zamanlarda borç veren, para basan ve ayrıca bir ticaret bankası olarak işleyen İngiltere Merkez Bankası, 1844 Bankalar Kanunu ile emisyon tekeline sahip kılınmıştır. İngiltere ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde merkez bankaları kamu sektörünün çok ufak olduğu, devletin modern anlamda bir vergi politikası ve kamu borçlanması anlayışına sahip olmadığı, savaş dönemleri haricinde devlet bütçesinin açık vermediği bir ortam içerisinde çalışmışlardır. Emisyon hakkının tek elde toplanışını takip eden dönemde, ticaret bankaları kendi ihtiyatlarının bir kısmını merkez bankalarında hesap açmakla, diğer kısmını ise merkez bankası tahvilleri kabul etmekle tutmuşlardır. Merkez bankaları da reeskont haddini düşürmek yâda yükseltmekle, kredi piyasasını kontrol altında tutabileceklerini ve bu para politikası aletleriyle ekonomiyi düzenleyebileceklerini algılamışlardır.

1815‘te Napolyon Savaşları’ndan 1914‘teki I.Dünya Savaşı’na kadar Londra tartışmasız lider uluslararası finans merkeziydi. Uluslararası işlemlerin büyük bir kısmı sterlinle yapılıyordu. I.Dünya Savaşı’nda New York bir uluslararası finans merkezi olarak ortaya çıktı ve yatırım ve ticarette Amerikan dolarının kullanımında artış oldu. Savaşların bitmesi üzerine Londra bankaları ve uluslararası finans hizmetlerinin tedarikçileri ve İngiliz Hükümeti, ülkesinin savaş öncesi üstünlüğüne devam edebilmesi için Londra’nın yenilenmesinde büyük çaba gösterdiler. En önemli adım sterlinin yenilenmesi ve altın standardına göre savaş öncesi pariteye çekilmesiydi. Fakat bu başarının ömrü kısa oldu. 1929 Wall Street çöküşünün ardından dünya ticaretindeki kriz uluslararası aracı hizmetlerine olan talebi azalttı ve 1931’de sterlinin altın standardından ayrılmasına sebep oldu. 1931’den 1950‘lerin başlarına kadar olan dönemde uluslararası hizmetlere olan talep azaldı, buna karşın bazı firmalar hizmetlerini yurtiçi kullanıcılarına genişleterek bu durumu telafi ettiler. Londra’nın finansal bölgesi I.Dünya Savaşı‘nın sonucunda oluşan fiziksel hasarlardan zarar gördü. Alman bombardımanı Londra‘da ki binaların üçte birini tahrip etti. Savaş sonrası New York dünyadaki en üstün finans merkeziydi ve işlemler ve rezervler için Amerikan doları egemendi.

1950‘lilerin sonunda Euro-Dolar piyasasının ortaya çıkmasıyla Londra yeniden lider uluslararası finans merkezi haline geldi. 1967‘de Economists Adrisory Group (EAG) danışmanlık firması 20 yıllık bir gelişme planı formüle etmek amacıyla yetkililerle bir çalışma yaptı. Durham Üniversitesi‘nden Ronald Michie’nin çalışmasında şehrin iş gücünün 1930‘lar da 510.000 ‘i bulduğunu, 1961‘ler de 395.000‘e ve 1981‘de 304.000‘e düştüğünü gösteriyor, bu düşüş ticaretteki ve üretim işlemlerindeki azalmaya bağlanıyor. Fakat aynı yıllarda finans ve kullanıcı odaklı hizmetlerdeki istihdam arttı. 1970’ler ve 1980‘ler özellikle 1986‘da ki Big Bang zamanlarında İngiltere‘nin finans servis hizmetlerinde hızlı bir büyüme oldu. 1975-1985‘te GSYİH kategorisinde “bankacılık, finans, sigorta, iş hizmetleri ve leasing” sektörü 4 kat büyümesine karşın ekonominin geri kalanı %24 büyüdü. Sektörün güçlü performansındaki öncelikli faktör uluslararası finans merkezi olarak Londra‘nın başarısıydı.

Bank of England ekonomistlerinden E.P.Davis ve A.R. Latter, Londra‘nın uluslararası aktivitelerinin her açısını istatistikler ve tanımlayıcı detaylarla ortaya koyan açık bir analiz yaptılar. Bu analiz şunu göstermektedir; Londra, toplam işin 5‘te 1‘ini gerçekleştiren, 521 yabancı banka ve ofisi barındıran diğer bütün merkezlerden daha büyük bir sayı, Euro-Bond piyasasının birinci ve ikinci el piyasası için başta gelen günlük hacmi 115 milyar dolar olan Tokyo ve 129 milyar dolar olan New York ile karşılaştırıldığında 187 milyar dolar günlük yabancı döviz ticaretiyle önde gelen en önemli uluslararası bankacılık merkezidir. Bu başarıları açıklamak için şunları sıralamaktadırlar;

  • Doğru şekilde eğitilmiş iş gücü birliği
  • Piyasalara göreceli olarak serbest ulaşım
  • Becerikli düzenleyici rejim
  • Finans enstrümanları için makul vergi rejimi
  • Uygun bina ve arazilerin arzı
  • İngiliz hukuku
  • İngiliz dili ve politik istikrar

 

Sanayi devrimini ilk gerçekleştiren ülke olan İngiltere 20. yüzyılın başlarına kadar uluslararası ticaret ve finans faaliyetlerinde de öncü rol oynamıştır. I.Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin dünya üzerindeki etkinliğinin azalması City of London‘u uluslararası platformdaki önemini olumsuz etkilemiş, ancak II. Dünya Savaşı’nı müteakip Avrupa’ya yapılan ABD yardımları ve çok uluslu şirketlerin yatırımları paralelinde 1960’lı yıllarda Londra merkezli olarak gelişen Euro piyasalar London of City ‘nin finans merkezi özelliğini yeniden güçlendirmiştir.

Genelde esnek bir mevzuata sahip olan İngiltere’nin 1979 yılında kambiyo rejimini daha da liberalleştirmesi ve 1986’da özellikle Londra Borsası’ndaki uygulamalarda radikal değişiklikler yapılmasını sağlayan ma­li reformlar, uluslararası sermaye akımlarını çekme açısından London of City ‘ye önemli destek sağlamıştır. Bu liberal mevzuatla birlikte tarihsel birikimin sağladığı ve “stratejik aktifler” olarak tanımlanan eğitilmiş ve deneyimli personelin varlığı, bilgi teknolojisindeki gelişmeler, haberleşme-ulaşım kolaylıkları, tanınmış ve oturmuş bir piyasa olması gibi nedenlerle City of London dünyanın sayılı fi­nans merkezlerinden biri olma konumunu sürdürmektedir.

Uluslararası şirket birleşme ve satın almalarının %40-50’si dünyanın en büyük fon yönetim merkezi olan Londra’da gerçekleşmektedir. Resmi olarak 1802’de kurulan ve I.Dünya Savaşı’na kadar dünyanın en büyük menkul kıymetler borsası olan Londra Borsası bu­gün de New York, National Association of Securities Dealers Automated Quotations (NASDAQ), Tokyo borsalarıyla birlikte dünyanın önde gelen borsaları arasında yer almaktadır. Londra Menkul Kıymetler Borsası işlem hacminin yarısından fazlasını yabancı hisse senetleri işlemleri oluşturmaktadır.

1982’de kurulan Londra Uluslararası Finansal Vadeli Sözleşmeler Borsası bugün Chicago ‘da ki iki borsayla birlikte dünyanın üç büyük vadeli işlem borsası arasında yer almaktadır.

Bilindiği gibi, Londra gelişmiş bir altın piyasasına sahip olmasının yanı sıra, sigortacığın, gemi alım-satımı ve navlun sözleşmelerinin, birçok önemli mal ticaretinin de yapıldığı bir merkez konumundadır.

Bu konumdan kaynaklanan özellikle toptancı bankacılığa yönelik iş potansiyeli ve 1960’lı yıllardan itibaren Londra merkezli ABD bankalarının hâkim olduğu Euro piyasalarının ortaya çıkması ile City of London ‘un uluslararası bankacılık alanındaki ağırlığı belirgin şekilde artmıştır.

1999’da gerçekleştirilmesi planlanan Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği çerçevesinde Avrupa Merkez Bankası’nın Frankfurt’ta kurulması halinde Londra’nın finans merkezi rolünün giderek zayıflayacağı yönündeki bazı endişelere karşılık, London of City’nin çeşitlilik arz eden finansal hizmetleri, kaliteli ve tecrübeli insan kaynakları, kapsamlı destek hizmetleri ile İngiltere’nin teşvik edici uygulamaları çerçevesin de rekabetçi avantajını koruması ve uluslararası finans merkezi olarak liderliğini sürdürmesi beklenmektedir.

City of London’un İngiltere ekonomisine sağladığı büyük katkı nedeniyle İngiltere bu konuda çok hassas politikalar izlemektedir. Nitekim Corporation of London tarafından finanse edilerek hazırlanan City Araştırma Projesi ile zorlaşan rekabet koşullarına karşı London of City’nin korunabilmesi için alınabilecek önlem ve politikalar saptanmış olup, bu yönde çok kapsamlı ve ciddi çalışmalar yürütülmektedir. Londra Uluslararası Finans Merkezinin genel özellikleri;

 

  • 1980–1990 döneminde Londra’daki finansal hizmetlerde istihdam edilen personel sayısı yılda ortalama %3,3 artış göstermiştir. Londra’da çalışan nüfus, İngiltere’deki toplam istihdamın %15’ini oluşturmakta ve Londra’da çalışan nüfusunda %30’u finans kesiminde yer almaktadır.
  • İngiltere’nin kurallarına göre, şirket müdürleri, borsacılar, yatırımcılar kendi işlemleri ile ilgili rapor vermek durumundadırlar. Bu kural İngiltere dışında sadece ABD, Almanya, Hong Kong ve İsveç’te vardır.
  • İngiltere’nin finansal hizmetler fazlası 33,2 Milyar Euro’dur.
  • G7 sanayileşmiş ülkelerinin en düşük kurumlar vergisi oranına sahiptir.
  • Yüzyıllardır gelişmekte olan İngiltere finansal hizmetler sektörü rekabet avantajları, konumu ve politikaları ile olumlu yaklaşım içerisindedir.
  • Mali hizmetlerde lider durumundadır.
  • Alanlarında uzman avukat, muhasebeci, pazarlama gibi iş gücünü çok rahat ve istenilen düzeyde temin etmek mümkündür.
  • Londra en uluslararası erişime açık şehirdir. Beş uluslararası hava alanı ile 273 noktaya erişim sağlayabilmektedir.
  • İngiltere tahkim ve uyuşmazlıkların çözümü için önde gelen uluslararası merkezdir.
  • Uluslararası iş dili olarak İngilizce kullanılmakta şeffaflıkta dünyada lider olarak tanınmaktadır.
  • Sözleşme, müzakere, uyuşmazlıkların çözümünde rakipsiz yasal uzmanlık sunulmaktadır.
  • Yasal sistemi belirli ölçüde esnektir ve kesin sonuç ve adalet sağlamaktadır.
  • Anlaşmalarda Avrupa Birliği (AB) ve New York gibi ülkelerde uygulanabilir olan kararları içerir.
  • Londra en büyük uluslararası hukuk firmaları, danışmanlık, finans ve sermaye piyasalarını bünyesinde barındırmaktadır.
  • Belirli alanlarda nakliye, uluslararası sigorta, İslami finans gibi alanlarda ticari deneyim sahibidir.
  • Londra mali piyasası dünyanın en likit piyasasıdır. Avrupa’nın en gelişmiş sermaye piyasalarına ev sahipliği yapmaktadır.
  • Avrupa’nın en hızlı büyüyen şehri ve finans merkezi olarak amiral gemisi olmuştur.
  • 353.000 yüksek eğitimli uluslararası düzeyde iş gücüne sahiptir.
  • Hedge fonlarda en hızlı büyüyen pazardır.
  • Dünya deniz sigortasının %24‘ü Londra’da yapılmaktadır.
  • 208.000 kişi profesyonel destek hizmetlerinde istihdam edilmektedir.
  • 2000–2007 yılları arasında finansal hizmetler sektörü %60 büyümüştür.
  • 103.800 kişi bankacılık sektöründe çalışır.
  • Dünya Bankasına göre İngiltere vergide Avrupa’nın ortalaması ile karşılaştırıldığında çok iyi durumdadır.
  • Yurtdışından gelen yatırımcılar yerli rakiplerle aynı fırsatlara sahiptirler.
  • Londra alanında en iyi 100 üniversitenin 10’una ev sahipliği yapmaktadır.
  • Londra, Avrupa bölgesinde alanında uzman en üst düzey eğitime ve iş gücüne sahiptir.
  • Londra‘nın bugün ki rolü tarihsel ağırlığından kaynaklanmaktadır. Klasik finans merkezleri yeni hizmet taleplerinin yön vermesi ile yerini modern finans merkezlerine bırakmıştır.
  • Londra halen, New York dışındaki bütün finans merkezlerinden üstün avantajlara sahiptir ve buradakiler ölçek ekonomilerinden faydalanmaktadırlar.
  • Londra ve New York arasında bitmez bir rekabet vardır.
  • İngiltere konumundan dolayı daha çok sınır ötesi ülkeler yoluyla büyüme yoluna gitmektedir.
  • Londra’da ki alternatif yatırımlar piyasası son yıllarda oldukça popülerleşmiştir.
  • Mevcut durumda, dünyanın lider finans merkezi olarak kabul edilmesi nedeniyle, şu an itibariyle en iyi örneği teşkil etmektedir.
  • Londra’nın trafiğinin önemli bir sorun yarattığına dair yorumlar yapılmaktadır. Trafik sıkışıklığının şirketlerin iş yapma şekillerini etkilemeye başladığı dile getirilmektedir.
  • İngiltere’de tüm finans sistemi tek bir düzenleyicinin Financial Services Authority (FSA), çatısı altındadır.
  • İngiltere‘de düzenlemeler prensip bazlıdır ve düzenleyici uyulması gereken prensipleri açıklamakta, kurumların faaliyetlerini ve altyapılarını belli bir esneklik içinde kendilerinin ayarlamasını beklemektedir.
  • Düzenlemelere risk bazlı yaklaşılır. FSA, sistemin geneli ve kurumların kendileri için en riskli görülen alanları belirlemekte ve düzenleme, mevzuat uyumu, denetim faaliyetlerini bu alanlara yoğunlaştırmaktadır.
  • Londra’da hemen her çeşit yatırım aracına, dövize, menkul kıymete, bankacılık ve sigortacılık ürünlerine kolaylıkla erişilebilmektedir.

Londra’da, personel maliyetleri, ofis kiraları gibi genel operasyonel maliyetler diğer şehirlere göre yüksektir.